Nis 27
2014

İmkansız Aşkın Peşindeydim

imkansım aşkımdı benim çok seviyordum ölümüne hemde hala çok seviyorum onu ama imkansız bi aşkın peşindeyim okadar çok seviyordumki onu kelimerim bile yetmiyor yazmaya bazen düşünüyorum gecenin karanlıgında kendi kendi düşünüyorum keşke diyorum benim onu sevdigim kadar oda beni seve bilseydi ama iyikide sevmemiş çünkü imkansız aşkımız olurdu şuan başka birinle çıkıyorum ama ne yapsam unutamıyorum onu bir türlü 7 senedir seviyorum ve hala delicesine seviyorum ama imkansız

 

Posted in Genel | Leave a comment
Nis 27
2014

KÜÇÜK DENİZ KIZI

KÜÇÜK DENİZ KIZI
Bir zamanlar denizin derinliklerinde, garip bitkiler, yosunlar, irili ufaklı balıklarla birlikte altı deniz kızı yaşarmış.

içlerinden en küçüğü ve en güzeli olan deniz kızının en büyük dileği suyun üstüne çıkabilmekmiş. Ama, bunun için on beş yaşına gelmesi gerekiyormuş. işte o zaman mercan kayaların üstüne oturup, gemileri,ormanları, şehirleri görebilecekmiş. Yaşını dolduran ablası, suyun üzerine çıkıyormuş. Ama hiçbiri yeryüzünü görmek için onun kadar sabırsızlanmıyormuş.

Küçük deniz kızının dünyayı görmesi için daha beş yılı varmış. Ama yeryüzü hakkında söylenenler onun aklından hiç çıkmıyormuş. On beş yaşına giren ablaları suyun yüzünde rahatça dolaşabiliyorlarmış. Gördüklerini küçük deniz kızına anlatıyorlarmış. Ah ! Küçük kız kardeş nasıl da onları dinliyormuş. Büyük şehirleri, ormanları, şatoları, gemileri gözünde canlandırmaya çalışıyormuş. Kardeşlerden biri, bir gün suda oynayan çocuklara rastlamış. Onlarla oynamak istemiş.

Ama çocuklar korkup, kaçmışlar. Sonunda beklenen gün gelmiş! Küçük deniz kızı, {`}{`}Hoşça kalın!{`}{`} demiş ve su yüzüne çıkmış. Hava serin ama deniz sakinmiş. Büyük bir yelkenli de hemen oracıktaymış. Denizciler şarkılar söylüyormuş. Rengârenk ışıklar gemiyi süslüyormuş.Küçük kız, gemiye yaklaşmış. Dalgalar onu yükseltince de yuvarlak pencerelerden içerisini görebilmiş.

İçeride güzel giyimli bir sürü insan varmış. Ama içlerinden en güzeli genç bir prensmiş. Prens, gülen gözleriyle herkesin elini sıkıyormuş. Vakit iyice geç olmuş. Küçük deniz kızı hala prensi seyrediyormuş. Birden uzaklarda şimşekler çakmaya başlamış. Gemiciler bağrışıyormuş:
-Fırtına çıktı! Fırtına!..
Gemi dalgalı sularda batıp çıkmaya başlamış. Küçük deniz kızı tehlikeyi sezmiş. O anda da gemi batmış. Prens dalgalarda kaybolmuş. Hayır ! Prens ölmemeli denizin derinliklerine dalmış. Prensi bulunca suyun yüzüne çıkarmış.
Gemiden kopan kalaslar ve direkler azgın dalgalara karışıyor küçük deniz kızına zor anlar yaşatıyormuş.
Tahtalar çarpabilir hatta ezilebilirmiş.Ama bunların hiç birini düşünecek durumda değilmiş.
Tek düşüncesi prensi azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.
Tek düşüncesi prensi azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.
Tek düşüncesi prensi azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.
Sonunda hava aydınlanmış. Yemyeşil kıyıların önünde büyük bir bina yükseliyormuş.
Burası eski bir şatoymuş. Bahçesinde portakal ağaçlarıyla palmiyeler varmış.
Deniz, küçük bir koydan içerilere uzanıyormuş. Su sanki ama derinmiş.
İşte küçük deniz kızın azgın dalgalarla boğuştuğu gecenin, sonunda prensi böyle bir yere getirmeyi başarmış.

Deniz kızı, prensi kıyıya yatırmış. Prens biraz kendine gelir gibi olmuş. Ama gözleri hala kapalı, yüzü ise solgunmuş. Küçük kız onun güzel ve geniş alnını öpmüş.

Birden, bir gonk sesiyle birçok genç kız bahçeye çıkmış. Küçük deniz kızı, hemen kayanın arkasına saklanmış.
Genç kızlar prense yaklaşmışlar. Prens etrafındaki kızlara gülümsüyor, kendisini azgın dalgalardan onların kurtardığını sanıyormuş. Onlara teşekkür etmiş. Deniz kızı, üzüntü içinde denizin derinliklerine geri dönmüş.

Artık küçük kız mutsuz ve düşünceliymiş: Sabah akşam prensi bıraktığı koya gidiyormuş. Fakat prensi göremiyor, eve üzgün dönüyormuş. Tek tesellisi, çiçekli bahçesindeki prense benzeyen mermer heykele bakmakmış. Sonunda dayanamamış.
Ablalarına olanları anlatmış. Beş prenses onu prensin şatosuna götürmüşler. Artık deniz kızı, prensin nerede yaşadığını biliyormuş. Her gün onu gizlice görmeye gidiyormuş.

Bir akşam küçük bahçesinde otururken aklına deniz büyücüsüne gitmek gelmiş. “Belki bana yardım eder, akıl verir.” Diye düşünmüş. Büyücünün yaşadığı mağaraya kadar yüzmüş.
Burası korkunç bir yermiş. Suyun içinde uzun ve iri su yılanları yüzüyormuş.
Büyücü onu görünce korkunç sesiyle demiş ki:
-Ne istediğini biliyorum . Balık kuyruğunu iki bacakla değiştirmek istiyorsun? Tam bir insan olabilmen için sihirli bir şurup hazırlayacağım . Onu kıyıya götürüp, gün doğmadan içeceksin . Kuyruğun eriyecek ve bacak şekline dönüşecek. İnsan kılığına girince de tekrar deniz kızı olamayacaksın, demiş.
— Eğer prens seni sevmez, başkasıyla evlenirse parçalanıp bir köpük haline geleceksin, diye de eklemiş.
Deniz kızı yakışıklı prensi düşünerek:
- Kabul ediyorum, demiş.
— Ama bu sihrime karşılık bana güzel sesini vereceksin. Kabul ediyorsan dilini uzat, onu keseceğim, demiş.
.-Kabul, demiş, deniz kızı.
Büyücüden sihirli şişeyi almış.
Şişe, küçük deniz kızının elinde bir yıldız gibi parlıyormuş.
Korkunç ve karanlık mağaradan hızla uzaklaşmış.
Uzaklarda babasının şatosunu görmüş. Şatonun ışıkları sönükmüş. İçeriye girmeye cesaret edememiş.
Oysa babasıyla vedalaşmayı çok istiyormuş, ama konuşamazmış. Bir daha görmemek üzere onlardan uzaklaşmış.

Bahçelerin olduğu tarafa gitmiş. Kız kardeşlerinin bahçelerinden birer çiçek koparmış. Sonra kardeşlerine binlerce öpücük yollamış.
Tüm sevdikleriyle bu şekilde sessizce vedalaşmış. Ve prensine kavuşmak için oradan ayrılmış. .
Kıyıya doğru hızla yüzmüş, yüzmüş. Güneş doğmadan kıyıya çıkmış.
Büyücünün verdiği sihirli şurubu bir kayanın üzerine oturarak içmiş.
Kısa sürede sihirli şurup etkisini göstermeye başlamış.
Vücudu bir bıçakla kesilir gibi olmuş. Her tarafında dayanılmaz ağrılar başlamış.
Öyle şiddetli acı çekmeye başlamış ki dayanılır gibi değilmiş. Bu acılara daha fazla dayanamamış. Bayılmış. Uzun zaman hareketsiz kalmış. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken, küçük deniz kızı uyanmış. Hala bütün vücudunda dayanılmaz acılar duyuyormuş. . Fakat o da ne? Prens orada, yanı başında kara kara gözleriyle kendisine bakıyormuş.Tam olarak ayılamadığı için balık kuyruğunun kaybolup yerine bacaklarının geldiğini fark edememiş.
Prens, üşümesin diye küçük kızın üzerini peleriniyle örtmüş. Küçük deniz kızı yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış.
Prens ona kim olduğunu, neden burada bulunduğunu sormuş. Fakat küçük deniz kızı o kederli gözleriyle konuşamadan bakmış.
Prens, kızı elinden tutup sarayına kadar götürmüş. Küçük deniz kızı, yürürken acı çekiyormuş. Sanki keskin bıçaklar üzerinde yürüyor gibiymiş.
Küçük kız, büyük bir sabırla bu işkenceye dayanıyormuş.
Ona bu dayanma gücünü prense olan sevgisi veriyormuş.
Prensin yanındaki herkes, küçük kızın uçar gibi uyumlu yürüyüşünü hayranlıkla izliyormuş.
Çok acı çekse bile, bir tüy gibi hafif adımlarla dolaşıyor, merdivenleri uçar gibi çıkıyormuş.
Gittiği her yerde ondan güzeli yokmuş. Ama o, ne konuşabiliyor ne de şarkı söyleyebiliyormuş.
Prens heyecanla haykırmış:
- Bu sensin! Hayatımı kurtaran genç kız! Prens yanılıyormuş. Ama neye yarar! Küçük deniz kızı yüreğinin sızladığını hissetmiş.
Kendisini kurtaranın küçük deniz kızı olabileceği hiç aklına gelmiyormuş.
Prens, küçük deniz kızına: -Ne kadar mutluyum.
Onu bulduğuma inanamıyorum. Benim mutluluğum seni de sevindirsin , demiş.
Bu durumda küçük deniz kızı, düğün gecesinin sabahı ölecek ve sonsuza dek köpük olarak kalacakmış.
Düğün büyük bir törenle yapılmış. Küçük deniz kızı gelinin eteğini tutuyormuş. Kulakları müziği duymuyor, hiçbir şeyi de görmüyormuş.
Orada bulunan diğer kızlar prensin ve kral ailesinin önünde şarkı söylemişler. İçlerinden biri diğerlerinden daha güzel şarkı söylüyormuş. Prens de onu gülümseyerek alkışlıyormuş.
Küçük deniz kızının içine bir hüzün çökmüş. “Prensin yanında olabilmek için sesimi verdim. Ah! Bunu bir bilse” diye düşünüyormuş.
Prens ise onu bir kardeş gibi seviyormuş. Onunla evlenmeyi aklına bile getirmiyormuş.
O sırada, prensin komşu ülkenin kralının kızı ile evleneceği söylentileri çıkmış.
Kralın kızını istemeye gitmek için de büyük bir gemi hazırlanmış. Herkes gemiye binmiş, komşu ülke gitmeye hazırlanıyorlarmış.
Küçük deniz kızı da prensle birlikte gemiye binmek üzere hazırlanmış.
Yolda prens ona komşu kralın kızını asla sevemeyeceğini söylemiş. “Aslında, beni kurtaran kızı arıyorum,” diyormuş. Ertesi sabah gemi limana girmiş. Çanlar çalmış, askerler selam durmuş.
Günlerce eğlenceler düzenlenmiş. Prenses bir süre sonra ortaya çıkmış. Güzel yüzlü ve zarifmiş. Cana yakın, gözleri gülümsüyormuş.
Sadece ölüm saatini ve kaybettiği şeyleri düşünüyormuş.
Yeni evliler akşam gemiye gelmişler. Geminin ortasına altın işlemeli bir çadır kuruluymuş. Prens ve prenses burada dinlenecekmiş.
Küçük deniz kızı da güvertedeymiş. Düşünüyormuş. Prens için sesini, kaybetmiş, dayanılmaz acılar çekmiş.
O ise bütün bunları, çektiği acıları bilmiyormuş.
Güvertenin parmaklıklarına dayanmış ağlamaya başlamış. Birden ablalarını görmüş. Ablaları saçlarını kestirmişler.
Üzgün görünüyorlarmış.
—Saçlarınızı sabah olunca ölmemen için büyücüye verdik, demişler.
Büyücü, ablalarına bir hançer vermiş. Ablaları hançeri küçük kıza uzatıp :
-Bu hançeri güneş doğmadan prensin kalbine sapla. Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar deniz kızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek. Prensi öldür ve çabuk gel ! Demişler.
Acele etmesi için:
-Unutma güneşin doğmasına bir kaç dakika kaldı. Acele etmelisin .
Yoksa sen öleceksin ! Diye bağrışıyorlarmış.
Sonra iç çekerek dalgalar içinde kaybolmuşlar.
Küçük deniz kızı çadırın kapısını açmış. Prensle prensesin derin uyuduklarını görmüş. Eğilmiş, prensi alnından öpmüş. Önce hançere, sonra prense bakmış. Kıyamamış. ..
Derken vakit dolmuş.
Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış. Kızı hızla, uzaklara, dalgalara fırlatmış.
Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyormuş. Vücudu hemen eriyivermiş. Köpük haline gelmiş.
Köpükler üzerindeki , minik baloncuklardan biriymiş artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyorlarmış. Küçük deniz kızı yükseğe hep daha yükseğe çıkmış. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşmış.
—Nereye gideceğim şimdi? Diye sormuş, kendi kendine.
—Gök kızlarının yanına, demiş baloncuklardan biri .
Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin. Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlamış. Prense son kez bakıp gülümseniş. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselmişler.

Posted in Genel | Leave a comment
Nis 03
2014

Arafın Rahibesi : Yüzük

Zindan soğuk ve bir o kadar da nemliydi. Karanlıktı ve tuhaf canlılar sürekli etrafta geziniyordu. Onlara fare ya da sıçan demeye dilim varmıyordu çünkü çok iğrenç canlılardı. Dünyadakine hiç benzemiyorlardı.
Ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyordum ama artık bazı şeyleri garipsemeyecek kadar uzun bir zaman olduğunun farkındaydım. Demir parmaklıkların hemen ardında duvara sağlam bir şekilde perçinlenmiş zincirlere bağlıydım. Bileklerimi tutan çelik kelepçeler bana yalnızca bir ya da iki adım atma özgürlüğünü veriyordu.
Bedenimin üzerinde siyah bir pelerinden başka bir şey yoktu. Ne zaman başlığını çıkartsam beni öldüresiye dövüyorlardı bu yüzden artık uğraşmamaya karar vermiştim. Yalnızca bazen yüzümdeki maskeden kurtuluyordum.
Aslında bu maskenin ve başlığın nedenini gayet iyi biliyordum. Bir zamanlar çok yakınım olanların şimdi yüzümü görmek istemediklerini tahmin etmek zor değildi.
Küf ve toz kokan havayı içime çekerek başımı duvara yasladım. Gerçekten de ne kadar zamandır burada olduğumu merak ediyordum? On yıl? Yüzyıl? Bir asır?
Ölmüyordum. Çok ciddi işkencelerden geçtiğim halde ölmüyordum. Beni öldürmemek için çok uğraşıyorlardı. Bir kere ölmüştüm zaten. Ruhum ve bedenim bir kere bağlarını koparmıştı. Bildiğim şey beni tekrar bir bütün yapmak için beş yarı şeytan yarı meleğin hayatına mal olmuştu. Ciddi işkencelere ve öldüresiye dayaklara maruz kaldım ama her seferinde iyileştim.
Bunları bana neden yaptıklarını mı merak ediyorsunuz?
Kendime olan bütün saygım ve güvenimle söyleyebilirim ki bu dünya ya da başka bir dünya üzerinde benden çok korktukları başka bir şey yok çünkü. Ben onların özgürlüklerini garantiye alabilecek tek kişiyim. Araf denen bu iki dünya arasında sıkışmış sonsuz bekleme noktasının kapısını açıp bütün melezleri özgür bırakabilecek güce sahibim.
Benim adım Deborah Colton. Yirmi üç yaşındayım. En azından öldüğümde ve Araf’a kaçırıldığımda yirmi üç yaşındaydım. Daniella adında bir ikiz kardeşim var ve asker çocuğuyum. Üniversiteye gitmedim. Başına buyruk
ve asi bir yapım olduğu için belki de. Yine de spor söz konusu olduğunda kendime rakip tanımam.
Tabi ki bunlar ben buraya sürülmeden önceki hayatıma ait ufak tefek şeylerdi. Her şeyden önce ben bir rahibeyim. Üç kadim dünyayı açıp kapayabilecek güce sahip anahtarların koruyucusuyum. Ölümsüzüm. Öldüğüm zaman reenkarnasyonla yeniden doğuyorum ve farklı bir hayat yaşamaya başlıyorum. Yine de her hayatımda ben görevimi yerine getiriyorum.
Benden kaçamayacaklarını biliyorlardı. Öldüğüm takdirde yeniden doğacaktım. Bu yüzden ölmeme izin vermediler. Beni ellerinde tuttukları sürece dünyadaki varlığım devam edemeyecekti. Üstelik ben şuan da cennetin ve cehennemin anahtarlarına sahiptim. Bana sahip olan onların gücünü de elinde tutabilirdi.
“Çok fazla şey düşünüyorsun”
Beynimde yankılanan bu ses geçmişteki hayatlarımdan birine aitti. Tahminimce VIII. Henry zamanında yaşadığım bir hayattı. Cennetin kapısını kapatmaya çalışırken ölmüş ve geçmiş hayatlarımla yüzleşmiştim. Bu bana benzeyen ama hiçte ben gibi davranmayan kızın adı Adele’ di. Anlaşılan bir şekilde onunla senkronize olmuştum. Artık zihnimde yer edinmişti.
“Kes sesini” diye tısladım. “Burada düşünmekten başka yapacak bir şey yok”
“Haklısın” dedi Adele. “Senin için zor oluyor. Bütün gün yapılan o işkenceler ve dayaklar…” Başını iki yana sallayarak. “Fark ettim de ne zaman işkenceye gelseler zihninde sürekli başka düşünceler dolanıyor” dedi.
“Kendimi oyalıyorum” dedim dizimi kırıp kolumu dizime dayadım. “Acıyı ne kadar az hissedersem o kadar iyidir”
“Onu hiç düşünmüyorsun ama”
Dişlerimi öfkeyle sıktım ve ellerim yumruk oldu. Bileklerimdeki zincirler etime batmaya başladı ama umursamadım. Onu düşünmek mi? Hiç aklımdan çıkmıyordu ki! Kendimi onun düşüncelerinden uzaklaştırmak için çektirdikleri acıyı bile seve seve kabulleniyordum. “Onun hakkında konuşmak istemiyorum” diye hırladım.
Onun bana verdiği acının yanında fiziksel acı hiçbir şey. Kalbimi eline alıp göğsümden çıkardı ve tek hamlede paramparça etti. Güvenimi ve aşkımı kazanmak için bana âşıkmış gibi davrandı. Her zaman yanımdaymış gibi… Ona güvendim ve ben farkına bile varmadan sırılsıklam âşık olmuştum.
Kızıl Şeytan Danila…
Araf’ın üst düzey komutanlarından biri ve sonradan öğrenmiş olsam da Araf Kraliçesi Asa’ nın sevgilisi ve yanında hüküm süren kralı…
Buraya geldiğimden beri çok uzun bir zaman geçmişti. Ancak ne onu ne de yakın arkadaşı Mavi Şeytan James’ i hiç görmemiştim. Yine de onların benim ölü bedenimi buraya getirip ruhumla birleştiren ve beni zindana kilitleyenler olduğunu biliyordum.
Gözlerimi yere diktim. Faremsi bir yaratık hemen önümde durmuş bana bakıyordu. Aynı bir fare gibiydi. Üç farklı kuyruğu ve çok keskin dişleri vardı. Uzun burnu beni kokluyordu. Bunun haricinde ufak sırtında küçük kanatları vardı.
Başımı merakla yana eğdim. “Gördüğüm en sevimli yaratıksın” dedim. Doğruydu. Buradaki sıçanlar çok iğrenç oluyorlardı ama bu ufak şey çok tatlıydı. Neredeyse meleğimsi diyecektim ama bu çok saçma olurdu. Meleklerde diğer yaratıklar gibi iğrenç ve acımasızlardı.
Fare bana doğru yaklaştı. Pelerinimin açıkta bıraktığı çıplak ve pis ayağıma doğru ilerledi. Hafif hafif kokladı ve sonra dişlerini tenime geçirdi. Keskin ve sert dişleri ufak olmasına karşın çok canımı yaktı. Ancak acıya karşı donuklaşmıştım. Kıpırdamadan fareye baktım.
O da beni fark etmiş gibi gözlerini bana dikti. Bir süre hiçbir şey yapmadan birbirimize baktık. Sonra fare ayağımı ısırdığı yeri yaladı ve kanı temizledi. Ardından hızla arkasını döndü ve kaçtı.
Tam o anda zindanımın kapısı açıldı ve içeri biri kadın olmak üzere üç kişi girdi. Kadını da adamları da tanıyordum. İki adam da her gün gelip bana işkence ediyorlardı. Akşamında kadın geliyor ve bana sürekli aynı soruyu sorup duruyordu.
Araf Kraliçesi Asa’ ın güzelliği karşısında büyülenmemek imkânsızdı. Sapsarı saçları altından bir yumak gibi beline dökülüyordu. Üzerinde masmavi bir elbise vardı ve bu elbise aynı renk gözlerini ortaya çıkarmıştı. Dudaklarında şefkatli bir gülümseme vardı. “Bu akşam nasılsın, Deborah?” dedi nazikçe. “Umarım iyisindir”
Her ne kadar düşünceli görünse de nezaketinin sahte olduğunu bilecek kadar zamandır buradaydım. Başımı kaldırıp ona baktım. Dudaklarımda alaycı bir gülümseme bitti. Zihnimdeki Adele öfkeyle hırladı. “O kaltağı öldüreceğim”
“Sakin ol” diye fısıldadım içimden. “Bizim de zamanımız gelecek”
Dikkatimi Kraliçeye verdim. “Teşekkür ederim, Asa” dedim. “Çok iyiyim. Umarım sen de iyisindir”
Ona bilerek adıyla seslendim. Sinirleneceğini biliyordum ki öyle de oldu. Kraliçenin dudakları öfkeyle büküldü. Ancak sükûnetini kaybetmedi. “Buna memnun oldum, Deborah” dedi. “Askerlerimin seni çok zorlamadıklarına sevindim.”
Ona gülümsemesini aynen iade ettim. En sahte ve mide bulandıracak kadar neşeli bir şekilde. “Hiç de bile” dedim. “Aslında bugün özellikle nazik davrandılar. Gerçekten.” Başımı yana eğdim. “Ya sen, Asa? Senin günün nasıl geçti? Çok yormuyorlardır umarım seni. Sonuçta koskoca bir krallığı yönetmek kolay değil”
Elini önemsizce salladı. “Önemli değil gerçekten” dedi. “Kocam bana bu konularda çok yardımcı oluyor” derken bana önemli bir darbe indirdiğinin farkında değilmiş gibi gülümsedi. “O olmasa ne yapardım bilemiyorum. Sonuçta bir kadının karşılanması gereken ihtiyaçları vardır. Danila, bir lider olarak çok iyi. Tıpkı yatakta olduğu gibi.” Bir anda durdu. Sahte bir şaşkınlıkla bana baktı. “Ah, ben bunları sana neden anlatıyorum ki?”
“Önemli değil” dedim cansız bir sesle. “Herkesin dertleşecek birine ihtiyacı vardır”
Ancak istemesem bile Danila ile ilgili sözleri canımı yakmıştı. Öyle bir acıydı ki bu bir türlü uyuşmuyordu. “Kendini bu kadar yıpratma” dedi Adale. “Bir gün hepsinden bunların öcünü alacağız”
“Hayır,” dedim. “Bir gün Asa’ yı buraya hapsedip yaşadığım her şeyi onun da her bir zerresinin yaşamasını sağlayacağım. Yapacağım son şey bu olsa da”
Adale bu düşünceden hoşlanmış gibi kıkırdadı. Onun neşesi beni biraz da olsa gevşetti. Asa’ ın karşısında duygularıma hâkim olmak zorundaydım. Aksi halde beni mahvederdi. “Ee” dedim. “Beni ziyarete dertleşmek için gelmedin herhalde”
“Ah, hayır” dedi neşeyle. “Sana arkadaş olup olamayacağımızı sormaya geldim”
Daha açık olmak gerekirse, benim kölem ol ve diğer dünyalara karşı güç kazanmamı sağla. Anahtarları bana ver ve seninle işim bittiğinde öldürmeme de kızmazsın herhalde demek istiyordu. Üzgünüm, ama gerçekten çok kızarım.
“Ah, üzgünüm, Asa” dedim. “Çok isterdim ama ne yazık ki yapamam. Ben grup sekse karşıyım.”
Bunun üzerine en sonunda öfkesini gösterdi ve tokadı yanağımda patladı. Kukuletam başımdan çıktı ve maskem bir kenara fırladı. Gülerek ona baktım ve zincirlerimin izin verdiği oranda ayağa kalktım. “Ellerin kirlenecek” dedim. “Senin gibi zavallı bir kaltağın bile temiz olması gerekir”
O anda sınırına ulaşmıştım. Bana vurmak için duruyordu. Ancak en sonunda öfkeyle arkasını döndü. “İşkenceleri iki katına çıkarın” diye bağırdı arkasındaki askerlere. “Daha fazla hayır demesine izin vermeyin” dedi ve çıktı.
“Aferin sana. İyi halt ettin” diye kızdı Adele bana.
Adamlar üzerime yürürken gülümsedim. “Önemli değil” dedim ona ancak zihnimden değildi bu sefer. “Acı acıdır. Her şekilde ben hayatta kalacağım, Adele. Endişelenme”

Evett Serüven kaldığı yerden devam ediyorrr!
Bakalım Araf’ta neler olacak :D

Posted in Genel | Tagged , , | 1 Comment
Nis 03
2014

Cennetin Rahibesi : Bileklik

Ölümün karanlık, soğuk ve dipsiz sularında yüzüyordum. Derin nefesler alıyordum. Kendimi hayatım boyunca hiç bu kadar mutlu ve huzurlu hissetmemiştim. Acım ve korkum yerini tatlı duygulara bırakmıştı. Gözlerim kapalıydı. Bulunduğum bu anda hiçbir şey yoktu. Ne melekler ne şeytanlar ne anahtarlar ne sorumluluklar ne de endişeler vardı.

Sadece ben…
Hiçbir şey düşünmeden huzuru hissederek yatan ben…
“Bu bir yalan” Gözlerim aniden açıldı. Şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Bir yanlışlık vardı. Burası karanlık ve soğuk bir deniz değildi. Her yer bembeyazdı ve ben yatmıyordum. Hayır, ayakta dikiliyordum. Çevremde dönüp etrafıma bakındım ve benimle konuşan kişiyi bulmaya çalıştım.

“Buradayım.” Hızla önümü döndüm ve karşımdaki devasa boydan aynayla karşı karşıya geldim. Kaşlarımı çatarak aynadaki yansımama baktım. Hayır, benim yansımam değildi. Bana benziyordu ama ben değildi. Simsiyah saçları dağınık bir topuz yapılmıştı. Topuzun etrafından çıkan bukleler ensesine dökülüyordu. Topuzun hemen önünde bir taç saçlarını süslüyordu. Masmavi gözleri parıl parıldı. Teni sağlıkla ışıldıyordu. Üzerinde bembeyaz bir tuvalet vardı. Ancak asıl dikkatimi çeken şey görünüşü değildi. Kızın boynunda cehennemin anahtarının haçı duruyordu. Sol bileğinde cennetin anahtarı olan bileklik vardı ve yüzük parmağında Araf’ın anahtarı olduğunu bildiğim bir yüzük vardı. Temkinli bir şekilde ona biraz daha yaklaştım ama aynadaki görüntü olduğu yerde durmaya devam etti.

“Sende kimsin?” Kız gülümsedi. Görünüşünün aksine gülümseyişi son derece kötücül görünüyordu.

“Ben senim” dedi kız. Kendi etrafında döndü.

“Ne kadar benzediğimizi görmüyor musun?” Evet, görebiliyordum ama zihnim bunu kabul etmiyordu. Başımı iki yana salladım.

“Bu doğru değil” dedim. “Sen ve ben bir değiliz” Kız kaşlarını kaldırdı şaşırmış gibi bana baktı.

“Değil miyiz?” dedi işaret parmağını çenesine vurarak. Bu hareketi beni sinirlendirdi çünkü Gabriel’ de iskeledeki o anda aynı hareketi yapmıştı. Kız sevimli bir şekilde güldü birden. “Sen ve ben aynıyız” diye tekrarladı ve o anda etrafımı aynalardan bir çember sardı. Derin bir nefes aldım ve vermeyi unuttum. Aynaların her birinde ben vardım. Bendim ama tam olarak ben değildim. Her aynada bambaşka bir zamana aitmiş gibi duruyordum. Taş devrinden Ortaçağa, firavunlar zamanından şimdiki zamana kadar ben vardım ve hep farklı bir kılıktaydım. Yine de daima aynı gözler ve aynı saçlar vardı aynalarda. Dehşete düşmüş bir şekilde her bir aynada görünen farklı hallerime baktım. Uzun zaman önce bir kitaptan Daniella’ ın bana okuduğu sözcükler dudaklarımdan döküldü.

“Beni dikenli teller içinden geçirme” diye fısıldadım. Nedenini bilmeden. Derin ve alaycı bir kahkaha çalındı kulaklarıma ve ilk baktığım aynaya geri döndüm. Kız eliyle ağzını kapamış gözlerinden yaşlar gelerek gülüyordu.

“Özür dilerim” dedi ona baktığımı gördüğünde. “Ancak yüzündeki o dehşet ifadesi paha biçilemezdi.” O anda yüzüne sert bir yumruk geçirmek istedim. Bu aynalardaki görüntüler beni daha da çok sinirlendiriyordu. Hepsinin aynı kişi olmasının yanı sıra bir ortak yönleri daha vardı çünkü. Öteki dünyaların anahtarları hepsinin bedenini süslüyordu. Aynadaki kıza baktım.

“Bütün bunlar ne anlama geliyor!” dedim. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı.

“Hey, hey! Sakin ol bakalım. Benimle bu kadar sert bir sesle konuşmana gerek yok” Dişlerimi sıktım. Çenem kenetlenmişti. Beni sinirlendirecek tek bir kelime daha ettiği anda aynayı yumruklaya yumruklaya parçalamaya karar verdim. Sanki düşüncelerimi anlamış gibi cık cıklayarak başını iki yana salladı.

“Bu kadar asabi olma, Deborah” dedi. Sonra bana bakarak sırıttı. “Burada neler döndüğünü bilmiyorsun değil mi?” dedi.

“Neden her bir görüntünün birbirinden farklı olduğunu anlayamıyorsun”

“Anlat bana” dedim.

“Bizler senin önceki yaşamınız” Bu sefer ses solumdan gelmişti. Başımı çevirip baktığımda kovboy kıyafetleri içindeki beni gördüm. Kız ellerini cama dayamış bana odaklanmıştı. Sanki ne hissettiğimi anlıyormuş gibi hüzünle gülümsedi.

“Bu dünyada yalnızca bir tane anahtar rahibesi vardır” dedi.

“Ve o sürekli reenkarnasyon geçirir” diye tamamladı sağımdaki Cleopatra kılıklı ben.

“Ne zaman ölsek farklı bir zamanda görevimizi tamamlamak için geri dönüyoruz” diye devam etti prenses kılıklı kaltak. Yine de ciddileşmiş bir hali vardı.

“Ve bu döngü devam ediyor. Ne melekler ne şeytanlar ne de melezler bir an bile durmadan kendi âlemlerinin kapılarını açmak için uğraşıyorlar.” Bir an için birbirimize baktık. Acıyla başını öne eğdi.

“Sen bu görevi tamamlayamadan ölen ilk bizsin” dedi. Acı beynimi öyle bir uyuşturmuştu ki bir an öylece kalakaldım. Duyduklarım o kadar ağırdı ki kabullenmekte zorlanıyordum. Etrafıma bakındım ama hepsi bendi. Bütün bu görüntülerin hepsi… Hepsi bana aitti. Bana ait olan başka yaşamlara aitti… Gözlerim yandı. Elimi kalbime götürdüm ve üzerimdeki tişörtü yumruğumun içine aldım.

“Melekler ya da şeytanlar değil ama Araf’ın melezleri her zaman tehlikeli olmuşlardır” dedi arkamdan gelen bir ses. Şaşkınlıkla dönüp ona baktım. Antik Yunanistan zamanındaki kıyafetler içindeki ben başını salladı.

“Melezler her zaman dengesiz ve yalancı olmuşlardır. Seni kandırıp anahtarları almayı iyi bilirler” derken gözlerindeki acı kalbime bir şeylerin saplanmasına neden oldu. Sanki bu yüzden ölmüş gibiydi. Bir an için gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım.

“Bana yardım edin” dedim ardından. Bütün yansımalar şaşkın bir şekilde bana baktılar.

“Bir işi yarım bırakmaktan hiç hoşlanmam” dedim. “Cennetin kapısını kapatmadan bu işin bitmesine izin veremem. Bana bunu nasıl yapacağımı gösterin” Şaşkın bir şekilde bana baktılar. Prenses, başını iki yana salladı.

“Bu imkânsız” dedi. “Daha önce hiç böyle bir şey yapılmadı” Ona döndüm ve bana geldiğimden beri sunduğu o arsız sırıtışı takındım.

“Hey” dedim. “Ben diğer âlemlerin kapılarını açıp kapatabilen kutsal anahtarların rahibesiyim ve görünen o ki zamanın başlangıcından beri yaşıyorum. Sence bundan daha imkânsız bir şey olabilir mi?” O anda bir an şaşkınca durdu ama sonra bana dostça bir gülümseme sundu. Başını inançlı bir şekilde salladı. Etrafımda dönerek bütün yansımalarıma, geçmiş hayatlarıma baktım.

“Şuan da burada olmanızı sağlayan gücünüzü bana verin” dedim sertçe. “Cennetin kapısını kapatacağım.”

Hepsinin yüzündeki inatçı ve bilmiş bir gülümseme vardı. Başta prensesin olmak üzere sırayla bütün yansımalarım parlamaya başladı ve büyük bir ışık kütlesi her yandan bedenime doğru aktı. Gücün ve yaşamın içime aktığını hissederek gözlerimi kapadım. Bedenimle olan bağımın yeniden yapılandığını hissettim. Ölüm beni, ben cennetin kapısını kapatmadan alamayacaktı.

Gözlerimi açtığım anda nerede olduğumu biliyordum. Daha da önemlisi aradığım şeyin nerede olduğunu biliyordum. Bedenim hala yaralı ve acı içindeydi ama acıyı göz ardı etmeyi başararak denizin dipsiz sularına daldım. Tam olarak oradaydı aradığım şey. Cennetin kapısı bembeyaz ışıklar saçarak denizin derinliklerindeki bu kum parçasında açılıyordu. Zaferle gülümsedim. Kapıya doğru yüzmeye başladım.

“Beni duyduğunuzu biliyorum” diye seslendim zihnimden. “Bu sizin ve benim son işimiz. Sonra ben öleceğim ve ikinizde özgür kalacaksınız”

“Tekrar görüşeceğiz, Rahibe” dedi cehennemin anahtarı.

“Özgürlüğe giden son adım” diye çığlık attı cennetin anahtarı. O anda hain bir zevkle gülümsedim. Böyle söylemiş olsam bile bitmeyeceğini biliyordum. Geri gelecek ve her üç anahtara da ulaşacaktım. Ancak o zamana kadar hem cennetin hem de cehennemin kapalı olduğundan emin olacaktım.

“Gelecek hayatta görüşürüz” dedim sevinçle. İçimdeki adrenalinin patladığını hissedebiliyordum. Bu öylesi bir güçtü ki ne derin yaram ne de nefes alamama gibi bir sorun beni durduramazdı. Kapının içinden iki melek fırladı. Bu sefer arkamda beni koruyabilecek melez askerler yoktu.

Bu sefer tek başımaydım. Ancak tam o anda hemen yanımdan hızla bir şey geçti. Bulanık görüşümle bile olsa Marc’ in kılıcını bir hamle de ilk meleğe geçirdiğini gördüm. Bu benim bir an yalpalamama neden oldu. Beklemediğim bir şeydi. Marc zaman kaybetmeden ikinci meleğe döndü. Ancak o daha zorluydu. Suyun altında kavga etmeye başladılar. Bedenimin nefes almak için çırpınmaya başlamaları beni kendime getirdi. Hızla ileri atıldım ve kapıya doğru ilerledim. Sol elimi ileri uzatmıştım. Kafamın içinde cennetin anahtarı sevinç çığlığı attı.

“Evim!”

“Cehennemden beter bir yer” diye hırladım. Santimler kala bir el bileğimi yakaladı ve bir melek kapının içinden yükseldi. Kollarından birini kurtardığı anda kılıcı karnımı deşti. Suyun altında acıyla çığlık attım ve kanım tuzlu suya karıştı. Başımı kaldırdığımda suyun yüzeyinde güneşin oyunlarını gördüm ve bir an gözlerim karardı ama hırsım bana engel oldu. Marc, uğraştığı meleğin başını bedeninden ayırdı ve bana doğru son sürat yüzerek meleği benden uzaklaştırdı. Meleğin kılıcı karnıma saplı kalmıştı. Kalan son güçlerimle kılıcı oradan çıkardım ama elimden bırakmadım ve aşağı uzandım. Tam bir meleğin daha çıkmasına ramak kalmıştı ki sol bileğim ışık huzmesinden oluşan kapıdan geçti. Büyük bir patlama meydana geldi.

Posted in Genel | Leave a comment
Nis 03
2014

Arafın Rahibesi

Kırbacın derimi kemiğime kadar kestiğini hissedebiliyordum. Sırtıma indiği anda bedenim acıyla yay gibi gerildi. Ne kadar zorlasam da çığlıklarımı tutamıyordum. Acı dolu sesim tüm zindan da yankılanıyordu. Belki sadece kırbacın acısı olsa belki daha katlanılabilir olabilirdi ama üzerime attıkları soğuk su acıyı çok daha farklı bir seviyeye taşıyordu acıyı.
Bedenim yorgunlukla ve acıyla bitkin düştü. Beni ayakta tutan tek şey bileklerimden bağlanan zincirlerimdi. Siyah saçları aynı renk gözleriyle elinde kırbaç tutan Shan önümde durdu. “Hoşuna gitmiş gibi görünüyor” dedi gülerek.
Nefes nefese ve zorlukla başımı kaldırdım. “Misafir ağırlamakta kendini aşmışsın, Shan” dedim.
Shan başını iki yana salladı. “Senden bu kadar hoşlanmasam gerçekten bu kadar uğraşmazdım” dedi. “Ama gerçekten yedi aydır buradasın ve tek bir kere bile diz çöktüremedim sana. Bu çok hoşuma giden bir meydan okuma bunu biliyorsun değil mi?”
“Asa’ nın emirlerini uyguluyorsun sanıyordum” dedim sadece. Zaten tepki gösterecek gücüm kalmamıştı.
Shan dudaklarını büzdü. “Kraliçeye adıyla hitap eden tek kişi sensin bunu biliyor muydun? Sanırım sana otoritesini kabul ettiremediği için bu kadar hırs yapıyor” dedi düşünceli bir şekilde. “Sen ne dersin?”
“Ne mi derim?” Elimde olmadan güldüm. “Ben dünyadan gelmiş bir kadınım. Biz ağda gibi iğrenç bir şeyle uğraşıyoruz hem de her ay. Sırf güzel görünebilmek için. Bunun yanında senin işkencelerin gerçekten biraz gıdıklıyor, Shan.”
Shan bu söylediklerimden hoşlanmamıştı. Başını iki yana salladı. “Çok sinir bozucu bir kadınsın, Deborah Colton” dedi. “Neden daha uysal olmayı denemiyorsun ki?”
“Uysal mı? O da ne demek?”
Sesli bir şekilde nefesini alıp verdi. “Öyleyse devam edelim mi, Deborah Colton?” dedi. “Sanırım biraz daha istersin” derken kırbacı yüzüme sürdü.
“Tadı damağımda kaldı, Shan” dedim gülerek.
“Sen canına susamışsın” diye bağırdı Adele beynimin içinde.
“Çok mızmızsın” diye cevap verdim ona.
Kırbaç tekrar tekrar ve tekrar bedenime indi. Çığlıklarım ardı ardına zindanın sükûnetini kirletiyordu ve bu saatlerce devam etti. Artık ben ölmeye yaklaşana kadar devam etti. Shan’ ın bundan hoşlandığını biliyordum. Dengesiz bir melez bile olsa ne yapacağını her zaman biliyordu. Sadece kraliçesinin emri olduğu için değil, bu işte çok iyi olduğu için de yapıyordu işini. Neden bilmiyorum ama ondan hoşlanıyordum.
Sanırım Stockholm Sendromu yaşıyordum…
Asa o gece gelmedi. Ondan sonraki zamanlarda da yanıma uğramadı. Muhtemelen benim teklifini Shan’ a karşı yapmamı bekliyordu. Ancak sesimi çıkarmadım. Yüzyıllar gibi gelen bir süre boyunca bu döngü değişmedi.
Shan bir kere bana yedi aydır burada olduğumu söylemişti. Daniella’ yı merak ediyordum. Marc için endişeliydim. Cennetin kapısı kapatırken onun da cennete sürülüp sürülmediğini merak ediyordum.
Şu fare yine önümde dikiliyordu. Başımı yana eğip ona baktım. “Ne istiyorsun?” dedim merakla. Burnunu kaldırıp beni kokladı. Ardından burnunu patileriyle ovdu. “Biliyorum” dedim hüzünle gülümseyerek. “Çok kötü kokuyorum değil mi?”
Kan, ter ve pislik… Aylar boyunca hiç yıkanmadığım düşünülürse herhalde farenin beni yememesi doğaldır. Burnum kendi kokuma artık o kadar alıştı ki alamıyorum bile ama yine de iğrenç olduğunu biliyorum.
Zindanın kapısı açıldığında fare koşarak saklandı. Başımı kaldırıp kukuletamın altından gelene baktım. Eric’i elindeki ufak tepsiyle karşımda durdu. “Yemeğin” dedi sert bir şekilde tepsiyi önüme fırlatır gibi bıraktı.
Önümdeki tepside çamura benzeyen bir yemek ve bayat ekmek vardı. Bir bardakta su. Yemeğin tadının iğrenç olduğunu, suyun kaynar olduğunu biliyordum ama bütün gün boyunca yiyebildiğim tek şey buydu ve ben gerçekten çok açtım.
Annemin yemekleri her zaman muhteşem olurdu. Öyle ki doysam bile kendimi yemekten alamazdım. Bunlarsa o kadar iğrençti ki ne kadar aç olursam olayım zar zor yiyordum.
Ağzıma yemekten ve ekmekten birer parça attım. Zorla yuttum ve kaşları çatılmış bir halde bana bakan Eric’ e gülümsedim. “Yemekleri yapan kişiye muhteşem olduğunu ve ellerine sağlık dediğimi iletir misin?”
Eric’ in dudaklarının kenarlarında çizgiler belirdi. “Daha ne kadar dayanabileceksin?”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. “Neden bahsediyorsun?”
“Sekiz aydır buradasın” dedi Eric en sonunda. “Her gün işkence görüyorsun üstelik Shan işkencenin dozunu arttırdı. Yemeklerin iğrenç olduğunu ikimizde biliyoruz. Neden bu eziyete devam ediyorsun ki? Kraliçenin isteğini kabul et ve Araf’ın bir parçası ol”
Bir an şaka yaptığını sanıp öylece durdum ama sonra başımı arkaya attım ve kahkahalarla gülmeye başladım. Karnımı tuttum ve gözlerimden yaşlar gelene kadar güldüm. Eric kaşlarını çatmış bir halde bana bakıyordu. Kendimi biraz toparladım ve ona baktım. “Özür dilerim” dedim gözlerimin
kenarlarında biriken yaşları silerek. “Ama daha önce hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım” dedim.
“Komik mi?” dedi Eric. “Komik değil”
“Haklısın” dedim sakince. Kendimi tamamen toparlamıştım. “Komik değildi ancak ortadaki ironiyi göremiyor musun?” Sorar gibi bana baktı. “Beni huzurlu ölümümden geri getirdiniz. Bedenimi ve ruhumu hapsettiniz. Her gün işkence ettiniz. Yemekleriniz iğrenç ve kendisine kraliçe diyen o kaltaktan nefret ediyorum. Öyleyse neden size yardım etmek için kılımı kıpırdatayım ki?”
“Ölmemek için” dedi Eric.
Yemeğimi bir kenara ittim. Daha sonra acıktığımda yiyebilirdim. “Ölüm benim kurtuluşum olur, Eric” dedim. “Ama ne yazık ki Asa buna izin vermeyecek. Belki de Danila ile olan geçmişimden ötürü sadece acı çekmemi istiyor”
Eric bir süre daha bana baktı ve sonra arkasını döndü ve gitti. Ne Eric ne de Shan beni anlayamıyorlardı. Evet, yaşadığım şeylerin hepsi sefildi ama bunların hiçbiri beni yıldıramazdı. Beni ölümle korkutamazlardı. Ben içten içe zaten ölmüş bir insandım.
“Son zamanlarda aklın sürekli ona kayıyor” diye azarladı beni Adele.
“Farkındayım” dedim başımı eğerek. “Ama onu düşünmek acıya katlanmamı sağlıyor. Danila’ ın bana yaptıklarının acısını hiçbir fiziksel acı sağlayamaz”
“Çok inatçısın” diye soludu Adele.
“Öyle olmasaydım çoktan anahtarları melezlere vermiş ve kaosa neden olmuştum. Senin zamanında sen rahibeliğini nasıl yaptın bilmiyorum ama bu işi yarım bırakamam. Kendin söyledin. Ben görevimi yarım bırakan tek rahibeydim.”
Adele kaşları çatık bir halde bana baktı ve başını iki yana salladı. “Seni fazla küçümsedim” dedi. Sesinde gerçekten pişmanlık vardı. “Özür dilerim”
“Önemli değil, Adele” dedim gülümseyerek. “Sen olmasan şuan ki gibi bütün bunlara dayanamazdım”
Bu övgüm üzerine gülümsedi. Benimde dudaklarım kıvrıldı. “Daha burada geçirecek çok zamanımız var, Adele” dedim. “Endişelenme bizimde zamanımız gelecek. Sabırlı ol.”
Yakında Danila’ ya yaklaşacaktım. Asa’ dan bile daha çok öfkeliydim ondan ve acım nasıl olursa olsun ondan nefret ediyordum. “Kimse beni hapsedemez”

Posted in Genel | 1 Comment